25 Nisan 2018 Çarşamba

Halk Biliminin Konuları



Halk Biliminin Konuları

Sözlü Kültür / Halk Edebiyatı
Halk ağzı, adlandırmalar / lakaplar, selamlaşmalar, yeminler, atasözü ve deyimler, dualar ve beddualar, tekerlemeler, bilmeceler, maniler, türküler, destanlar, efsaneler, halk hikâyeleri, masallar, fıkralar, mahalli tiplemeler

Halk Müziği / oyun ve eğlenceleri
Halk müziği (müziğin özellikleri, müzik türleri ve çalgılar)
Halk oyunları
Çocuk ve yetişkin oyunları, oyuncaklar
Geleneksel sporlar (güreş, boğa güreşi, rekabete dayalı faaliyetler, atmacacılık, av vs.)
Eğlenceler (temsiller/köy tiyatrosu): Rize’de köy tiyatrosu yok, bu başlığın altında tahta arabalar ve tahta kızaklarla yapılan kayak gibi eğlenceler yazılabilir.

Gelenek, görenek ve inançlar
Töre, halk hukuku
Törenler (doğum, sünnet, askerlik, evlilik, bayram, hac, cenaze, takvime bağlı ritüeller)
Halk hekimliği ve halk veterinerliği (bitki adlandırmaları da bu başlık altında verilebilir)
Halk inançları (doğal ve doğaüstü varlıklar hakkındaki inanışlar, takvime bağlı inançlar, yatırlar ve bunlarla ilgili inanışlar, nazar, büyü vs. konular)
Sosyal yapı (imeceler, komşuluk ilişkileri, aile yapısı)
İnanç yapısı (dinî hassasiyetler, ziyaret yerleri, hayır işleri)
Halk takvimi ve takvime bağlı inançlar
Halk meteorolojisi

Maddi Kültür
El sanatları (kullanılan malzemeye göre tasnif edilerek icra edilen sanatlar/zanaatlar anlatılmalı)
Giyim-kuşam süslenme (kadın, erkek ve çocuk giyimi, belirli günlere özel giyim şekli ve mesleki kıyafetler)
Halk mimarisi (geleneksel meskenler, yapı malzemeleri, mesken kullanımı, ev içi ve eşyalar)
Halk teknolojileri (ısınma, aydınlatma, taşıma araçları vs.)
Halk ekonomisi
Mutfak kültürü
Halk matematiği (ölçü sistemleri ve ifadeleri)

7 Nisan 2018 Cumartesi

Hüsnü Yusuf Masalı (Kırşehir)


Hüsnü Yusuf Masalı

Bir varmış bir yokmuş, bir padişahın bir tek kızı varmış. Bu kız her gün has bahçenin içinden akan bir derenin kıyısına oturur serinlermiş.
Günlerden bir gün yine bu derenin kıyısında serinlerken, kolundaki bileziğini çıkarıp bir taşın üzerine koymuş, derede ellerini yıkarken kırk bir tane beyaz güvercin gelip yeşil çimenlerin üzerine konmuşlar. Bunlardan kırkı bir silkinişte kız, bir tanesi de yakışıklı bir delikanlı oluvermiş. Bütün bu olan bitenleri hayran hayran seyreden padişahın kızı, bileziğini koluna takmak için, dere kenarından kalkınca, yakışıklı delikanlı yeniden bir güvercin oluvermiş, taşın üzerinde duran bileziği boynuna geçirip uçup gitmiş. Kırk kızın kırkı da güvercin olup onun peşinden pırradak uçup gitmişler.
Ondan sonraki günlerde kız yine has bahçedeki derenin kenarında oturmuş, güvercinleri beklemiş ama ne gelen, ne giden olmuş bir daha. Delikanlıya gönlünü kaptırmış olan kız derdinden hastalanarak yataklara düşmüş. Babası ülkenin en ünlü hekimlerini çağırtmış ama kızın derdine derman bulan olmamış.
En son kızma bir hamam yaptırmış; her geleni önce başından geçen ilginç bir olayı anlatır, ondan sonra yıkanırmış. Günlerden bir gün hamama genç ve güzel bir gelin gelmiş ve başından geçen şu olayı anlatmış;
— Bir gün çayın kenarında çamaşır yıkarken, işimi bitirmek üzereydim ki, odunum bitti. O sırada otuz katır yükü odun geçiyordu yakınımdan. Peşlerine düşerek yürümeye başladım. Gittiler, gittiler, kayalık bir yerde bir kapının önünde durdular. Biraz sonra kapı açıldı ve katırlarla birlikte ben de içeri girdim. Girmemle kapının kapanması bir oldu. Yürüyerek bir merdivenden yukarı çıktım, bir odaya girdim. Burası bir mutfaktı. Nefis yemekler pişiyordu tencerelerin içinde. Birinin kapağını açtım. O sırada bir ses; “bırak onu, açma kapakları. Onu peri padişahımızın oğlu yiyecek" diye seslendi. Kapağı kapattım, mutfaktan çıkıp bir başka büyük odaya girdim, İşte o zaman ne olduysa oldu. Tam kırk bir tane beyaz güvercin doldurdu odayı, Kanatlarını çırpar çırpmaz, kırkı birer genç kız, biri de aslan gibi bir yiğit oluverdi. Delikanlı bir odaya girdi, elindeki kamçıyı yere vurarak şaklatınca, odanın her bir yanı tiril tiril titredi. Bunun üzerine;
“Sizler nasıl titriyorsanız, sevgilim de böyle titreyip inlesin" dedi ve odadan çıkıp gitti, Ertesi gün katırlarla birlikte ben de bu garip yerden çıkıp evime döndüm.
Bunu duyan padişahın genç kızı:
— Bütün hamam senin olsun, yeter ki beni oraya götür, demiş.
Ertesi gün katırların peşine düşen genç kız, açılan kapıdan içeri giriyor, tencere kapaklarını kaldırıyor, karnım bir güzelce doyuruyor ve güvercinlerin gelmesini beklemeye koyuluyor. Görünmemek için de büyük odadaki dolaplardan birinin içine saklanıyor.
Biraz sonra gelen güvercinlerden kırkı kız, biri de erkek oluyorlar. Bir de ne görsün? Delikanlı, gönül verdiği genç, değil mi? Elindeki kamçıyı yere vurarak şaklatınca, her yer titreyip inlediği halde, kızın saklı olduğu dolapta ne bir hareket görülür, ne bir ses duyulur.
— Ey dolap, kaç senedir kahrını çekiyorum da, sen niçin inlemiyorsun? diye sorar delikanlı
— Ya Hüsnü Yusuf, içinde sevgilin saklı, onun için inlemiyorum, diye dile gelen dolap karşılık verir. Dolabı açan delikanlı sevgilisini karşısında görünce, sevincinden deliye döner.
Gel zaman git zaman, kız, sevgilisine, bir çocukları olacağını müjdeleyince; delikanlı:
— Şimdiye kadar periler, senin burada olduğunu anlamadılar. Fakat anlarlarsa seni öldürürler. Ben seni, Padişah babamın sarayına götürüp, kapanın önüne bırakırım. Sen de: “Hüsnü Yusuf'un başı için beni içeri alın” dersin. Ben her gün seni görmeye gelirim, diye kızın gönlünü alır, sonra da onu kanadına bindirip babasının sarayı önüne bırakır. O gece kız bir erkek çocuk doğurur. Bir gece, saraya gizlice giren Hüsnü Yusuf’la kızın konuştuklarını hizmetçiler görüyor ve gidip padişaha haber veriyorlar. Padişah kıza huzuruna çağırtınca, kız olan biteni bir bir anlatıyor. Ertesi gece Hüsnü Yusuf gelince yakalanıyor. Serbest bırakmalarını, bırakmadıkları takdirde perilerin hepsini öldüreceklerini söylüyorsa da, gene bırakmıyorlar. Padişah beyaz bir güvercin satın aldırıyor. Sarayın fırınlarından birini de yaktırıyor. Periler gelip Hüsnü Yusuf’u istiyor, üstelik de padişahın üstünü başını parçalıyorlar. Bunun üzerine Padişah elindeki beyaz güvercini havaya kaldırıyor ve:
— Hüsnü Yusuf’un yokluğuna yıllarca katlandım, bundan böyle de katlanırım ama sizin yanınıza da bırakmam artık onu, diyor.
Sonra elindeki güvercini yanmakta olan fırının içine fırlatıyor. Fırlatılanın Hüsnü Yusuf olduğunu zanneden kırk perinin kırka da fırına dalar ve hepsi de yanarlar, Böylece kötülük perilerinin elinden kurtulan iki gencin düğünü yeniden yapılar, yenilir, içilir, muratlarına geçilir.

Derleyen: Veysel Arseven
Kaynak Kişi: Fatma Beydoğan (d. 1905), Kırşehir

---
Arseven, Veysel (1964), “Hüsnü Yusuf,” Türk Folklor Araştırmaları Dergisi, Yıl: 15, Cilt: 8, Sayı: 178, (s. 3416-3417)



Hüsnü Yusuf (Kocaeli)


Hüsnü Yusuf

Bir varmış yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman, içinde, devler top oynarken, eski hamam İçinde. Evirmişler çevirmişler, dam üstünde saksağan derken leyleğe çekirdek verirken, narı nar ağacında çatlatmışlar. Akmış suları yere alkan olmuş, varmış padişahın kızına al yanak olmuş. Kız yanmış tutuşmuş, varmış odasına oturmuş. Kor gitmiş penceresine, bir gül dikmiş pencerenin dibine. Gül büyümüş, dalında bülbüller ürümüş. Bülbüller öter, açan tomurcuk güller günlülerde tüter, kız da pencere kenarında onlarla gününü gün edermiş. Sözü çokça uzatım, imdi oturun ocak basma, biraz kül biraz söz deyim de dinleyin neler geldi Hüsnü Yusuf’un başına. Dinleyen murada erecek, dinlemeyen Hüsnü Yusuf'un ahına tutulacak.
Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde padişahın güzel bir kızı varmış. Evin bir tanesi, nur tanesiymiş. Hiç bir iş yapmaz, masallardaki gibi yaşarmış. Bir sabah kalkmış, pencereye varmış. O sabahta yufkacık - incecik - bir kar yağmış.
Eğilip gül dalından gül koparacağı şuada pencerenin altından, iki avcı geçmiş. Ellerinde tavşan varmış, tavşandan kan akmış. Arkadan başka avcı geçmiş, tavşandan akan kanları görmüş, ak karın üstüne kırmızı kan ne güzel yakışmış demiş. Sonra olduğu yerde durmuş, kana uzun boylu bakmış ta; “ne de güzel, Hüsnü Yusuf’un al yanağına gül dudağına benzemiş,” diye söylenmiş. Kız bu sözleri işitmiş, gönlü Yusuf’a gitmiş. Görmeden yüzünü sevdim Özünü diye seslenmekten edememiş.
Varmış oturmuş penceresine, Yusuf girmiş düşüne. Yemez içmez olmuş, gönülden kavrulmuş. Gece uyku girmez gündüz uyku girmez olmuş gözüne, kara sevda kara etmiş dünyayı güzüne. Ama ne yapacağını bilememiş kara taşa dert yanmış ta derdine yanan olmamış. Ak yürekli ak pülçekli anacağı şaşırmış kalmış Kızım kızım kınalı kızım gözleri, sürmeli canım kızım söyle derdini bileyim kendimi demiş te kızı ana beni anlaşana ben yandım Hüsnü Yusuf’un gül yanağı ile tomurcuk dudağına demiş. O sırada pencereye bir kuş gelmiş kız ne güzel kuş deyip kuşu tutmak istemiş. Kuş dile gelmiş, abla abla, karnım acıktı, bir yudumcuk ekmekle biraz su ver de seni Hüsnü Yusuf'un yanına götüreyim demiş. Kız sevinmiş ağlayan gözleri gülmüş. Kuş kızı sırtına almış. Yedi yılla bir güz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, varmış Hüsnü Yusuf'un evine. Bacadan girmiş içeriye. Kız önce etrafına bir bakınmış, evde bir değişikliğin olduğunu nasıl anlatırım diye düşünmüş. Tutmuş şamdanları baş aşağı çevirmiş, yerlerini değiştirmiş. Bacadan çıkarken içeri Hüsnü Yusuf girmiş, kızı görmüş ama ne edeceğini bilememiş.
Kuşla kız düşmüşler yola. Az gitmişler uz gitmişler, enginleri yüce yüce dağlar ile nice çölleri aşmışlar da dinlenmek için yere oturmuşlar. Kuş uçup gitmiş, kız el etmiş. Sonra kız kalkmış, yürümeye başlamış. Yürürken yaşlı bir kadına rastlamış. Kadın kazanda su kaynatır, gelem oynatırmış Ama bu sırada odunu bitmiş, kızdan dağdan odun getirmesini rica etmiş. Kız korkarım deyince kazanın başında kalmış, yaşlı kadını dağa odun getirmeye salmış. Kız kazanı devirmiş, oradan ayrılıp gitmiş. Derken bir ihtiyar ak saçlı, yaşlı başlı piri faniye ras-gelmiş. Yaşlı adam şaşmış, aman kızım böyle yalnız gezilmez yanıp gidene burada deliler bile üzülmez gel gidelim bizim eve demiş. Kızla ihtiyar çıkmışlar yola varmışlar Hindistan'a. Dönmüşler dolaşmışlar çok yollar aşmışlar, deliler ülkesinde savaşmışlar da gelmişler evlerine. O adamın bir deli kızı varmış, padişah kızı ile yatarsa akıllı olacakmış. Akşam olmuş, yakma zamanı gelmiş. Adam kıza fazla yerim yoktur, bilmem- rica etsem deli kızımla yatar mısın demiş. Öyle yapmışlar, bir arada yatmışlar. Sabah olmuş, deli kız düzelmiş Adanacağız şaşmış, sen olmayasın bizim padişah kız demiş. Kız öyledir diye karşılık vermiş. Bu sırada da kuş Hüsnü Yusuf’un penceresine konmuş, kızın olduğu yeri haber vermiş. Meğer Hüsnü Yusuf'ta kız için yanıp kül olmuş. Yana yana dönmüş sarı muma, ne yer ne içermiş. Anacığı okuyup üfler, hocaya gider de derdine derman bulamazmış. Küçük kuş bızır gibi yetişip Hüsnü Yusuf’u kurtarmış. Hüsnü Yusuf mektup yazmış, padişah kızma gönderip geleceğini bildirmiş. Askını bir iyice dile getirmiş. Hüsnü Yusuf sözünü tutmuş, kızı görmeye gelmiş, tanışmışlar. Bağırları yanmış, derinden bir ah çekmişler. Ah ile birlikte dağları inletmişler. Ama Hüsnü Yusuf sevdiğini söyleyememiş. Başını önüne eğip gitmiş. Sadece giderken iki gün sonra tekrar geleceğim demiş. Ev sahibinin kadını durumu anlamış. Kızım âşıklık zordur, ama kara sevda hoştur demiş te oğlana gönlünü açmasını istemiş. Bizim burada adet kahve verirken kahve fincanını yere düşürmektir demiş. Yusuf çıkagelmiş, kız kahveyi verirken fincanı yere düşürmüş. Fincan kırılmış. Kadın eyvah fincanım diye bağınmış, Yusuf bağırma anacığım al paranı demiş, o zaman Hüsnü Yusuf'un kızı istediğini iyice anlamış. Düğün dernek kurulmuş, davullar vurulmuş, kırk gün kırk gece düğün derken gökten üç elma düşmüş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine.
---
Derleyen: Numan Kartal
Kaynak Kişi: Fatma Uzun
Kandıra (1958)

---
Kartal, Numan. (1966), “Hüsnü Yusuf,” Türk Folklor Araştırmaları Dergisi, Yıl: 18, Cilt: 10, Sayı: 208, (4255)


26 Ekim 2017 Perşembe

Türk Destanları - Özetleri

Türk Destanları
Aslı Farsça olan destan (dâstân, destân), Fransızca épopée, Yunanca epos şiir karşılığıdır.
Türkçede destan, hem legende hem epope karşılığıdır. Ayrıca Anadolu'da Türk edebiyatında sosyal, tarihi ve mizahi konularda söylenen ulusal bir nazım şeklinin ve çeşidinin de adı destandır.
Destanlar, ulusların, özellikle tarih yazımının henüz yaşam bulmadığı dönemlerine ışık tutmaları bakımından önemlidirler.
Türk destanlarını İslamiyet öncesi ve İslamiyet sonrası diye iki bölümde değerlendirmek olasıdır.

İslamiyet öncesi Türk destanları arasında şunları sayabiliriz:
Yaradılış Destanı,
Alp Er Tunga Destanı,
Şu Destanı,
Oğuz Kağan Destanı,
Bozkurt Destanı,
Ergenekon Destanı,
Türeyiş Destanı,
Atilla Destanı,
Göç Destanı.

İslamiyet sonrası Türk destanları arasında ise;
Saltuk Buğra Han Destanı,
Manas Destanı,
Timur Destanı,
Battalgazi Destanı,
Danişment Gazi Destanı,
Dede Korkut Destanları,
Genç Osman Destanı,
Köroğlu Destanı sayılabilir.

Türk destanlarının belli başlı niteliklerini görmeye çalıştığımızda karşımıza, çoğu kez, kadın kişiliğinde odaklanmış bir güzellik, yiğitliğin, tarihin her döneminde başüstünde tutulmuşluğu, atın ve bozkurdun insana sadık bir yoldaş olması, kurdun ana, baba ve hatta tanrı olması, yurt kabul edilen coğrafyanın kutsallığı gibi unsurlar çıkar.

Yaradılış Destanı
XIX. yüzyılda Prof. W. Radloff tarafından Altay Türkleri arasında derlenmiştir.
Konusu: Daha hiçbir şey yokken, Tanrı Kayra Han'la uçsuz bucaksız su vardı.
…su dalgalandı. Ak Ana Akine, Tanrıya "Yarat!" dedi, yine suya gömüldü. Bunun üzerine Kayra Han, kendine benzer bir varlık yaratarak "Kişi" adını verdi.
Tanrı Kayra Han, dünyayı yaratmayı düşündü. Kişi'ye, "Suya dal, toprak çıkar!" emrini verdi.
Toprağın bir kısmını ağzında sakladı. Kendine göre bir yer yaratacaktı. Avucundaki toprağı su yüzüne serpince Tanrı, toprağa "Büyü" emrini verdi. Bu toprak dünya oldu. Fakat bu emirle Kişi'nin ağzındaki topak da büyümeye başladı.
Kişi'nin ağzından dökülen ıslak toprak yeryüzüne serpildi. Yeryüzünde tepecikler oluştu. Buna kızan Tanrı, Kişi'yi kendi âleminden kovdu ve ona Erlik (Şeytan) adını verdi.
Yerde dokuz dallı bir ağaç bitti. Tanrı her dalın altında ayrı bir adam yarattı ve "Dokuz millet olsun!" dedi. Erlik bu insanları kıskandı. Onları kötülüğe sürükledi. Erlik yeniden lanetlendi. Toprak altındaki karanlıklar âleminin üçüncü katına sürüldü. Tanrı kendisi için de göğün on yedinci katında bir nûr âlemi yaratarak oraya çekildi. İnsanların büsbütün başıboş kalmaması için onlara da Gök Oğul'u (Maytere) gönderdi.
Erlik, Kayra Han'ın katına çıkmak istedi. Gök Oğul'u, Tanrı'ya bunun için yalvarmaya razı etti. Erlik, kendisi için gökler yaptı. …gökle yer arasındaki dünyada yaşayan insanlardan daha iyi bir hayat sürüyordu.
(Kayra Han) Erlik'in dünyasını yıkmak için kahraman Mandişere'yi gönderdi. O, güçlü mızrağıyla vurarak bu dünyayı parça parça etti. Eski düz dünya engebeli bir hal aldı. Tanrı, Erlik'i yeniden cezalandırdı. Onu yerin en alt katına sürdü.

Alp Er Tunga Destanı
Alp Er Tunga M.Ö. VII. yüzyılda yaşamış bir Saka hükümdarıdır. Türk-İran savaşlarında ün kazanmış İran hükümdarı Keyhüsrev'e yenilerek öldürülmüştür.
…bu destanın hacimli ve zengin parçaları Firdevsi'nin Şahnâme'sinde bulunmaktadır.
Alp Er Tunga'nın ölümü konusunda söylenmiş bir sagu (ağıt, mersiye) da Kaşgarlı Mahmud tarafından yazıya geçirilmiştir.
Konusu: Kabil padişahı Zal, Alp Er Tunga'nın elinde esir olan İran hükümdarını kurtarmak için Turan ülkesine yürüdü. Alp Er Tunga'yı yendi ama hükümdarını kurtaramadı.
Alp Er Tunga İran'a bir daha savaş açtı. O zamana kadar Zal da yaşlanmıştı. Kendi yerine, Alp Er Tunga'ya karşı oğlu Rüstem'i yolladı.
İran kahramanı ile Alp Er Tunga arasında sayısız savaşlar oldu.
Bu savaşlar devam ederken İran'ın hükümdarı bulunan Keykavus, oğlu Siyavüş'ü ve Zaloğlu Rüstem'i gücendirmişti. Bunun üzerine şehzade Siyavüş kaçıp Alp Er Tunga'ya sığındı. Türk yiğitlerinden birinin kızıyla evlendi, Keyhüsrev adını verdiği bir de oğlu oldu.
Keyhüsrev büyüyünce, İranlılar onu kaçırıp hükümdar yaptılar. Keyhüsrev, Alp Er Tunga'nın üzerine gönderdi. Yine birçok savaşlar oldu. Sonunda Alp Er Tunga iyice yoruldu, ordusu dağıldı, askeri kalmadı. Tek başına dağlara çekilip bir mağarada kendi halinde yaşadı. Ancak bir gün izini bulan İran askerleri onu öldürdüler.

Şu Destanı
Şu, M.Ö. IV. yüzyılda yaşamış bir Türk hükümdarıdır.
…bu destan, Türkler arasında XI. yüzyıla kadar yaşamış ve bu yüzyılda Kaşgarlı Mahmud tarafından kayda geçirilmiştir.
Konusu: İskender, Semerkand'ı geçip de Türk yurduna yöneldiği zaman Türklerin hükümdarı Şu idi.
Hakanın gümüşten bir havuzu vardı. …içine su doldurur, suya kazlar, ördekler salar, yüzdürürdü.
İskender, Hucend suyunu geçince, gönderilen adamlar hızla gelip Şu'ya haber verdiler. Hükümdar göç davulunu çaldırıp doğuya doğru yürüdü. Binecek hayvan bulanlar kendilerini bu hayvanın sırtına bırakıp hükümdarın arkasından gittiler.
Hakan, ordusu ile savuşup gittikten sonra, orada çoluk çocuklarıyla 22 kişi kalmıştı (Oğuz boyları bu kalanlardan doğmuştu).
…yanlarına iki kişi daha geldi. 24 oldular.
…bu iki kişi ile çocukları Kalaç diye anıldılar; iki kabile Kalaçların kökü oldular.
Nihayet İskender geldi. O 22 kişiyi gördü. Baktı ki bunlar uzun saçlı insanlardır, üzerlerinde Türk alametleri var, hiç kimseye sormadan bunlar için: "Türk manend" Türke benziyor, dedi. Bu söz de o adamlara ad oldu. 24 kabile olan Türmenler bu ismi taşıdılar, Türkmen diye anıldılar. Bununla beraber, adı Kalaç olan iki aile, onlardan ayrıldıkları için tam Türkmen sayılmazlar.
Uygur iline yaklaştıkları zaman Şu, İskender'le vuruşmak için bir bölük asker yolladı. İskender de bir öncü kuvveti göndermişti. Türkler, İskender'in öncülerini, bir gece baskınında bozguna uğrattılar.
Sonra, İskender Türk hakanıyla barıştı. Hatta Uygurlar için şehirler yaptı ve bir zaman kaldıktan sonra geriye döndü.

Oğuz Kağan Destanı
…bilinen tek bir yazma nüshası vardır. Paris Ulusal Kitaplığının Türkçe Yazmalar bölümünde 1001 numarada kayıtlı olan bu destan, Uygur harfleri ile yazılmıştır.
…bu metni ilkin Türkolog W. Radloff, Kutadgu Bilig ile birlikte (1891) yayımladı.
Bu destanda Oğuz, doğuştan güzel olan, doğduktan kırk gün sonra büyüyüp gelişen, halka eziyet eden canavarı öldüren, büyüyünce yeryüzünün dört bir yanına elçiler gönderip o ülkeleri bayrağı altına alan, yaşlanınca yurdunu altı oğlu arasında paylaştıran bir Türk hükümdarı ve kahramanıdır.
Mete'nin tarihi kişiliği ile destan kahramanı Oğuz'un serüvenleri arasında büyük bir benzerlik vardır.
Konusu: Ay Kağan'ın bir oğlu oldu. Bu çocuğun yüzü gök, ağzı ateş gibi kızıl, gözleri elâ, saçları ve kaşları kara idi.
Doğan çocuğa Oğuz adı verildi. Bu çocuk anasının göğsünden bir kere süt emdi, bir daha emmedi. Çiğ et, çorba ve şarap istedi. Dile gelmeye başladı. Kırk gün sonra büyüdü, yürüdü ve oynadı.
Kargı, yay, ok, kılıç ve kalkanla ava gitti. Ormanda bir geyik ele geçirdi, onu söğüt dalı ile bir ağaca bağladı ve oradan uzaklaştı. Tan ağarırken gelip gördü ki canavar geyiği yemiş. Sonra bir ayı yakalayıp aynı yere bağladı. Canavar ayıyı da yiyip gitti. Bu defa kendisi ağacın dibinde durup canavarı beklemeye başladı. Oğuz kargı ile canavarı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti, alıp gitti.
Oğuz Kağan bir yerde Tanrıya yalvarmakta idi. Karanlık bastı gökten bir ışık indi. Işığın içinde yalnız oturan bir kız vardı. Başında teli ve parlak bir beni vardı.
Oğuz Kağan onu sevdi ve aldı. Günlerden ve gecelerden sonra kız, üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine Gün, ikincisine Ay, üçüncüsüne Yıldız adını koydular.
Yine bir gün Oğuz Kağan ava gitti. Göl ortasında ağacın kabuğunda yalnız başına oturan çok güzel bir kız gördü. Oğuz Kağan onu da sevdi ve aldı. Günlerden ve gecelerden sonra kız, üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine Gök, ikincisine Dağ, üçüncüsüne Deniz adını koydular.
Oğuz Kağan bundan sonra yeryüzünün dört köşesine haber saldı kendisine itaat edilmesi için. Urum Kağan itaat etmedi. Oğuz Kağan bayrak açıp sefere çıktı.
Kırk gün sonra Buz Dağ adında bir dağın eteğine geldi. Tan ağarınca Oğuz Kağan'ın çadırına güneş gibi bir ışık girdi. O ışıktan gök tüylü ve gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt dile geldi ve Oğuz Kağan’ın önünde yürüdü.
Gök tüylü ve gök yeleli bu büyük erkek kurt bir kaç gün sonra durdu. Burada savaş başladı. Boğuşma ve vuruşma öyle yaman oldu ki, İtil Mürenin suyu baştanbaşa kıpkırmızı oldu. Oğuz Kağan yendi ve Urum Kağan kaçtı.
İtil Irmağının kıyısına vardıklarında, Uluğ Ordu Bey, çevredeki ağaçlardan sal yaparak ırmağı karşıya geçti. Oğuz Kağan sevindi, güldü ve "sen burada bey ol, senin adın Kıpçak Bey olsun" dedi.
Oğuz Kağan yine önünde gök tüylü, gök yeleli kurtla birlikte Hint, Tangut ve Suriye taraflarına yürüdü. Pek çok vuruşmadan ve pek çok çarpışmadan sonra onları aldı ve kendi yurduna kattı.
Oğuz Kağan'ın yanında aksakallı, kır saçlı, tecrübeli bir ihtiyar vardı. O, anlayışlı ve asil bir adamdı. Adı Uluğ Türk idi. Uluğ Türk rüyasında, bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Bu altın yay gün doğusuna üç ok da şimale doğru gidiyordu. Gördüğü rüyayı Oğuz Kağan’a anlattı. Oğuz Kağan, Gün, Ay ve Yıldız adlı oğullarını doğu tarafına; Gök, Dağ ve Deniz’i de batı tarafına avlanmaya gönderdi.
Doğuya gidenler yolda bir altın yay buldular. Batıya gidenler de üç gümüş ok buldular. Bunları getirip babalarına verdiler. Oğuz Kağan yayı üçe böldü ve "Ey büyük oğullarım yay sizlerin olsun, yay gibi okları göğe kadar atın." dedi. Okları da üçe üleştirerek "Ey küçük oğullarım oklar sizlerin olsun. Yay oku attı, sizler de ok gibi olun." dedi.
Yurdunu "Boz Oklar" ve "Üç Oklar" diye anılan oğulları arasında paylaştırdı

Ergenekon Destanı
XIII. asır Moğol tarihçisi Reşidüddin tarafından yazıya geçirilmiştir. Yazarın Câmi'ü't-Tevarih, Reşididdin Tarihi de denilir, kitabına kaydettiği bu rivayet, Fars diliyle yazılıdır. Daha sonra XVII. yüzyılda, Hıyve Hanı Ebulgazi Bahadır Han tarafından yazılmış olan Şecere-i Türk adlı eserde de kaydedilmiştir.
Ergenekon Destanı'nın en önemli niteliği ve diğer destanlardan ayrılan yanı, kolektif bir kahraman eksenine oturtulmuş olmasıdır. Destanda adı geçen Kayan, bir şahıs değil, ünlü Kayıhanlı kabilesidir. Tukuz ise Göktürkler'in tarihinde önemli yeri olan Dokuz Oğuz'ların adıdır. Ergenekon Destanında bir diğer önemli unsur, tarihsel olaylarla örtüşmesidir.
Konusu: Gök Türkler Tatarların baskınına uğradı. Sağ kalanların tümü tutsak oldu. Sadece İl Han'ın küçük oğlu Kayan ile kardeşinin oğlu Nüküz karıları ile birlikte Tatarların elinden kaçabildiler. Kimsenin bilmediği ıssız bir yere çekilmeye karar verdiler.
Çevresi yüksek, aşılmaz, geçit vermez dağlarla çevrili geniş bir düzlüğe rastladılar. Buraya "Ergenekon" adını verdiler.
Kayan ve Nüküz'ün çocukları burada çoğaldı. Dört yüz yıldan fazla oturdular. Birçok oymaklara ayrıldılar. Bir gün geldi ki artık Ergenekon'a sığmaz oldular.
Ergenekon'dan çıkmak için bir yol aramağa başladılar, bulamadılar. Etraflarını saran dağlarda demir madeni vardı. Madeni eriterek yol açmaya karar verdiler.
Ateşi körüklediler. Kaya erimeye başladı. Yüklü bir devenin geçebileceği kadar yol açıldı. Ergenekon'dan çıktılar. O günü, o ayı ve o saati iyi bellediler. Çıkarken onları yöneten demirci başbuğun adı "Börte Çene" yani Bozkurt idi.
Ondan sonra her yıl, o günde, o saatte bayram yaparlar. Başta kağan olmak üzere bütün kumandanlar ve ileri gelenler örsün üstüne bir demir parçasını koyup döğerler. Bu yıldönümü böylece töre kılındı.

Bozkurt Destanı
Göktürkler'in bir düşman baskınıyla kırıldıktan sonra, baskında sağ kalan tek gençle bir dişi bozkurttan yeniden türediklerini anlatır.
Kurt, yiğidi kaçırdı, kimsenin bulamayacağı bir mağaraya götürdü. O mağarada yaşadılar. On erkek çocukları oldu. Çocuklar büyüyüp evlendiler.
Her birinden bir boy türedi. Bunlardan biri Aşine boyu idi. Aşine, bütün kardeşlerinin en akıllısı olduğu için Türkler'e hükümdar oldu. Soyunu unutmadığını göstermek için de çadırının kapısının önüne, üzerinde kurt başı bulunan bir bayrak dikti.

Türeyiş Destanı
Birçok Türk destanında ortak motif olarak görülen bozkurt motifi, Türeyiş Destanında da soyun başlangıcı olarak tanrısal güce bağlanmaktadır.
Kızları çok güzel olan Hun hükümdarı, güzelliklerinden dolayı kızlarının ancak tanrılarla evlenebileceğine inanarak onları insanlardan uzak tutmak ister. Kızlarını bir kuleye kapatır. Tanrılardan biri bozkurt şeklinde kızların yanına varıp onlarla evlenir. Bu kızlardan Dokuz Oğuz- On Uygur doğar.

Göç Destanı
Türeyiş destanının devamı olduğu düşünülür. Çin ve İran kaynaklarında iki ayrı şekilde kaydedilmiştir. Bunlar birbirlerini tamamlar niteliktedir.
Destanda, hakanın Çinlilerle yapılan savaşlara bir son vermek için oğlu Gali Tigin'e bir Çin prensesi alması ve buna karşılık Kutul Dağını vermesi; yurtta birliği sağlayan tılsımlar bozulunca Uygurların nasıl ıstırap çektikleri; sonunda kendilerine yiyecek vermeyen bu yurdu bırakarak güneybatıya doğru göçleri anlatılır.

Saltuk Buğra Han Destanı
Tezkire-i Buğra Han adlı bir yapıtta kayıtlıdır.
Saltuk Buğra Han'ın çeşitli illerdeki insanları Müslümanlığa çağırmasını, inanmayanlara keramet göstermesini, savaşlarda ağzından ateşler saçarak imansızları yaktığı anlatılır.
Saltuk Buğra Han etrafında destanlaştırılan bu anlatım, bugün Kaşgar yakınlarındaki Artuç kasabasında bulunan mezarına, "ziyaretgâh" olarak gösterilen ilginin kaynağıdır.

Manas Destanı
Manas Destanının asıl kaynağı; Mani dinine mensup olan Karahitaylarla Müslüman olan Karahanlılar arasında, XII. yüzyıl başlarında meydana gelen siyasi ve askeri mücadeleler sırasında Kırgızların yaşadıkları olaylardır.
Kırgız Türkleri arasında geniş bir kahramanlık destanı olan Manas Destanı, Müslüman Kırgızlarla Putperest Kalmuklar arasındaki mücadeleleri anlatır. Destan üç bölümden oluşmaktadır. Bunlar; Manas, oğlu Semetey ve torunu Seytek ile ilgili bölümlerdir.
Destanın derlenen en hacimli şekli Sayakbay Karalayev'in Manas-Semetey-Seytek üçlemesi olup 500.500 dizedir. Destanın çeşitli Manasçılardan derlenen 60'tan fazla anlatımının toplam dize sayısının 1.500.000 olduğu kaydedilmektedir. Manas destanında kahramanlık konusu geniş bir yer tutar.
Nogay boyundan çıkan Manas, önce kendi boyunun özgürlüğü için mücadele eder. Daha sonra bütün Kırgız halkını birleştirip onların özgürlüğü ve eşitliği için çalışan bir bahadır olur.
Halk arasında ve sözlü halk edebiyatında Manas destanı söyleyen ozanlara ırçı veya comokçu denmiştir. Kırgız edebiyatında Manas destanı söyleyen ozanlar ikiye ayrılmıştır. Bunlar comokçu ve camakçı'lardır. Comokçular, Manas destanını kendi devirlerinde yaşamış olan ozanlardan duyup kendilerine göre yorumladıktan sonra okuyan kişilerdir. Manas destanının bazı bölümlerini büyük comokçulardan dinledikten ve belleklerine yerleştirdikten sonra ona eklemeler yaparak veya kısaltarak okuyan ozanlar ise camakçılardır.

13 Ekim 2017 Cuma

Karacaoğlan Şiirinde Sapmalar

Yıldız Yenen Avcı - Karacaoğlan Şiirinde Sapmalar

Her bir halk şairi, kendi perspektifi nispetinde yaşadığı dönemi şiirine taşır.
Karacaoğlan’ın yaşadığı 16. Yüzyıl, Türklerin gerek kültür gerekse siyaset alanında tüm dünyada lider oldukları bir dönemdir. Türkçe edebiyat 16. Yüzyılda Arapça ve Farsçanın yoğun tesiri altındadır. İşlenen konular bakımından ise sevgiliye yazılan gazeller ve devlet adamlarına övgü içeren metinler çoğunluktadır.
Karacaoğlan’ın şiiri de benzer konulara yer verir; sevgiliye yazılmış şiirler onda pek çoktur. Karacaoğlan dil bakımından da zengindir. Anadolu’nun değişik bölgelerini gezmiş olması, farklı ağızlar ve kültürleri tanımış olması bu bakımdan ona katkı sağlamıştır.

Biçimbilimsel Sapmalar:
Karacaoğlan’ın; şiirlerinde uyak kaygısından dolayı bazı ekleri düşürdüğü veya yanlış ek kullanımına yer verdiği görülür. Şair, ölçü bütünlüğünü sağlamak için yükleme halini düşürür. “Burmayı” sözcüğü yerine “Burma” sözcüğünü kullanır:
“Gümüş yüzükleri takmış parmağa,
Altun burma beyaz kola uydurmuş”
Şiirlerde yönelme hal ekinin ve tamlayan ekinin düşürüldüğü de görülür:
“Şahanım var, bazlarım var.
Tel alışkın sazlarım var.”
“Dilberim sevmezse beni,
Ben onu sevdiğim yeter.”
İyelik ekinin de şiirsel kaygılardan dolayı düşürüldüğü görülür:
“Gidip şu güzelin ilin gezmeli
Kalem alıp kaşın gözün yazmalı”
Şiirlerde dikkat çeken bir diğer nokta ise; şairin, kimi kez isim durum eklerini birbirinin yerine kullanmasıdır.
“Diyâr-ı gurbetin sonsuz mihneti,
Şu benim yârime göresim geldi.”
Geniş zamanın 2. ve 3. Kişi çekimlerinde olumsuzluk eki ile birlikte kullanılan “-z” ekini düşürür. Fakat bu yaygın olarak işitilen yöresel bir kullanımdır.
“Kız da der ki: Sarı yıldız doğma mı?
Doğup doğup orta yere gelme mi?
Bir gecem de bin gecene değme mi?”
Şimdiki zaman eki geniş ünlü ile biten bir sözcüğe getirildiği zaman daralma olayına neden olur. Söyleyiş güzelliğini yakalama adına şairin; yer yer bu kurala bağlı kalmadığı görülür:
“Saçları topukla eyleyor cengi,”
Hezâran çubuğa benziyor boyu,”
Gelecek zaman eki olan “-ecek” ekinin, farklı kullanımları göze çarpar:
“Karaca’Oğlan der ki: Terkin vericek,
Ötüşür bülbüller, gonca gülicek.
Ben burada, yâr orda, böyle kalıcak,”
Şair, istek kipinin birinci kişi çekiminde hem kurala uygun olana hem de yöresel nitelik taşıyan formuna yer verir:

“Murâdıma ermeyeyim,
Hak didârın görmeyeyim,”
“Arab atım mı var benim, eğlenem?
Ya şahanım mı var, salam, avlanam?”
Ölünce sevmezsem seni.”

Karacaoğlan, “ile” sözcüğünü “-nen”, “ilen”, “le” , “ile” gibi farklı şekillerde kullanır:
“Elleri koynunda gezen yiğidi,
Yiğit mağrur gezmeyinen beğ olmaz”

Sözcüksel Sapmalar
“Erciyes” sözcüğünü “Erciyas” şeklinde; vakit sözcüğünü ise “vakt”, “vaht” şeklinde kullanarak farklı kullanımlara yönelir:
“Erciyas ulunuz, pirin var dağlar”
“Vaktlı vaktsiz akmak olmaz”

Karacaoğlan’ın kimi şiirlerinde “mezar” sözcüğünün, uyak kaygısından dolayı “mezer” şeklinde kullanıldığı görülür:
Karaca’Oğlan der ki: Ezelden ezel,
Duruldu suyum da, kazıldı mezer. (…)

Şair; kimi zaman da “gelmeye” sözcüğünü “gelmekliğe” biçiminde kullanır:
“Gelmekliğe karar verdim
Sözüm oldu yalan şimdi.”

Anlambilimsel Sapmalar
“Nasıl, niçin, nereden” zarfları yerine “ neden” sözcüğüne yer verir:
“Baharın geldiğin neden bilelim?
Bir gül bitmiş, yapracığı düzgündür.”
Şiir dilindeki güçlükler, şiir dilinde oldukça sık kullanılan sözbilim kurguları ve dilbilim yapıları sonucunda göze çarpan olağan dil kullanımlarının dışındaki yapılardan kaynaklanır.

Sözdizimsel Sapmalar
Diğer şairler gibi, Karacaoğlan da anlatıma dinamizm ve kıvraklık veren devrik cümleleri sıklıkla kullanır.

Yöresel ağız Kullanımından Kaynaklanan Sapmalar
Şiirlerde yer alan “renk, reyhan, lazım, Rum…” gibi bazı sözcüklerin ilk hecesinde türeme olayının yaşandığı görülür.
“Çevre yanı ireyhanlı bağ olur”
“Yüzlerin portakal, irengin gülde,”
“Her sabah, her sabah salınan güzel,
Salınma karşımda, ilâzım değil.”
“Bin katar içinde bu bir türlüdür,
Urum’da ve Şam’da birdir bu gelin”

Sonuç
1. Karacaoğlan ölçü bütünlüğünü sağlamak için kimi şiirlerinde ekleri düşürmüş, kimilerinde ise bu dil öğelerini, yerinde kullanmıştır.
2. Sözcük seçimi bakımından şairin, hem özgün ifadelere, hem de morfolojisi değiştirilmiş kullanımlara yer verdiği görülür.
3. Karacaoğlan; alışılmamış bağdaşmalarla, yoğun ve derin ifadelerle şairsel gücünü sergilemeye çalışırken, yine sanatsal kaygılardan olsa gerek anlam karışıklığına ve belirsizliğine yol açan durumlardan kaçınamamıştır.
4. Şairin, bazen “tamlayan+tamlanan” ve Türkçenin cümle yapısı kuralına (Ö+T+Y) bağlı kalmadığı; fakat dizelerdeki monotonluğu yıkmak ve onların müzikalite değerini yükseltmek için farklı yapısal oluşumları tercih ettiği görülmektedir.
5. Karacaoğlan doğup büyüdüğü, gezip gördüğü yerlerin ağız kullanımlarını şiirlerine taşımakla kalmamış, onları dizenin akışına göre yeniden harmanlamıştır.
---

Folklor/Edebiyat Dergisi, Cilt: 19, Sayı: 74, (s. 119-129), 2013

28 Mayıs 2017 Pazar

Lütfi Sezen - Halkbilimi Derleme Metotları

Lütfi Sezen - Halkbilimi Derleme Metotları

Giriş bölümünde folklorun (halkbilimi) tanımı yapıldıktan sonra (…) örf, âdet, gelenek, görenek, töre, anane, inanç, teamül gibi kavramlar üzerinde durulmuştur.

Birinci bölümde folklorun tarihçesi, dünyada ve Türkiye’deki folklor çalışmaları sıralanmış…

İkinci bölüm derleme metot ve tekniklerine ayrılmıştır.

Folklorun Tanımı, Konusu, Amacı ve Alanı
Folklor, toplumun ortak kültürel değerlerinden yararlanarak milli kültürün çekirdeğini oluşturmaktır.

Terimi ilk olarak William Thoms (1803-1885) Athenaum adlı dergide yayınlanan bir makalesinde kullanmıştır (12 Ağustos 1846).
Kelimenin kökeni folk  (=halk) ve lore (=bilim) sözcükleridir.

Folklorun canlı kaynağı halk hayatıdır. Doğumdan ölüme kadar bütün törenler folklorun kaynağını teşkil eder.

(Folklorun anlamı) Ülkemizde çoğu zaman sadece yerel halk oyunlarını, türkülerini ve gösterilerini kapsayan dar ve yanlış bir alana sıkıştırılmıştır.

Ülkemizde folklor alanına giren maddi kültür ürünleri etnografya adı altında ele alınmaktadır.

Konusu
Bir ülkenin bir yöre halkının gelenek görenek örf âdeti yanında tecrübe ile elde ettiği maddi ve manevi bilgileri folklorun konusunu teşkil eder.
Düğün, bayram, gebelik, ad verme, kulak delme, sünnet, kadın erkek ilişkileri, akrabalık ilişkileri, komşuluk ilişkileri, misafir ağırlama, cin, büyü, muska, türkü, masal, ninni, menkıbe, bilmece, oyun, dua-beddua, yemin, hekimlik, dans, tiyatro, yerel ağızlar ve zanaatlar folklorun kapsamı içindedir.

Amacı ve Alanı
Kültürel bir ürünün folklor sayılabilmesi için şu özellikler aranır:
a) Halka ait olmalı
b) Anonim olmalı
c) Sözlü geleneğe dayanmalı
d) Nesilden nesle geçerek yayılmış olmalı

Folklor ürünleri durağan değildir, yaşayan ve durmadan değişen, yeni ürünler doğuran bir yapıya sahiptirler.

Folklor ürünleri üç kategoride tasnif edilebilir;
a) Bilgi haline gelmiş folklorik ürünler: (atasözleri, mani, ninni, destan, masal vs.)
b) Yaşanan ürünler: (doğum, ölüm, düğün gelenekleri vs.)
c) Sanat haline gelmiş ürünler: (halk oyunları, el sanatları, türküler)

Temel Kavramlar
Sosyal normlar olarak da kabul edilen temel kavramlar üç gurupta toplanabilir:
a) Örfler
b) Âdetler
c) Sosyal alışkanlıklar

Âdet
Âdet sözcüğü Arapça kökenlidir. Alışılmış, herke tarafından uyulagelen kural manasındadır. Gündelik hayatta insan ilişkileri çoğunlukla âdetler tarafından düzenlenmektedir. Âdetlerin bazısı sürekli bazısı ise zamanla değişebilen karakterdedir. Âdetler toplumsal zemine aittirler. Kişiye özel değildirler. Bazı âdetler zaman içinde sakıncalı/zararlı sayılıp terk edilebilir.
Âdetlerin toplum tarafından benimsenen ve fiiliyata da dayanan uygulamalarına örf denir.

Anane
Arapça kökenli bir sözcüktür. Gelenek, rivayet manasındadır. Anane örf, âdet ve gelenekler aynı anlamları kapsar.

Gelenek
Kuşaktan kuşağa iletilen maddi ve manevi kültür öğelerine gelenek adı verilir.

Görenek
Bir şeyi eskiden beri görüldüğü şekilde yapma alışkanlığı, alışılmış âdet manasında kullanılır. Yaptırım gücü olmayan sosyal davranış kurallarıdır.

İnanç
Bir olgu, nesne ya da varlığın gerçek kabul edilmesidir.

Moda
Taklit etmek suretiyle yayılan geçici âdetlerdir. İnsanın değişiklik, farklılık heveslerinden beslendiği için ticari amaçlarla da desteklenip pazarlama yoluyla parıltısı söndürülen geçici bir süreçtir. Yaygınlaştığı zaman büyük ölçüde terk edilen alışkanlıklardır.

Örf
Arapça kökenli bir sözcüktür. Kaynağı şeriat olmayan ancak halk tarafından alışkanlık haline getirilmiş davranış kalıplarıdır. Örfle yasa arasında sıkı bir ilişki vardır. Yasalar bir bakıma işlerliği ve uygunluğu denetlenmiş örflerdir.

Teamül
Arapça kökenli bir sözcüktür. Sözcüğün anlamı, iş, muamele, bir işin oluşu şeklinde tanımlanmaktadır.

Töre
Bir topluluğun uymakla yükümlü oldukları kuralları işaret eder. Töre sözcüğünün bağlayıcılığı kuvvetlidir, kanun ve nizam manasında da kullanılmaktadır.

Birinci Bölüm
Folklorun Tarihçesi
Yazılı en eski metinler bize folklora dair bilgiler aktarıyor; Herodot’un Tarih kitabı, Homeros’un destanları, gezi/seyahat kitapları vs.

17. yüzyıldan itibaren folklor ürünleri kayıt altına alınmağa başlandı: Charles Perrault (1628-1700) halk masallarını derleyip yayınladı. Alman Johann Gottfried Von Herder (1743-1803) halk şarkılarını derledi. Walter Scott (1772-1832) masal derlemesi yaptı ve bu edebi olarak değerlendirdi, üzerinde çalışıldı. Thomas Percy 1765’te İngiliz halk şiirlerini The Reliques of Ancient English adlı kitapta toplayıp yayınladı. Alman Grimm kardeşler masal ve efsanelerden oluşan büyük bir derleme hazırladılar. Finlandiya’da Elias Lonnrot 1836’da Kalevala adlı eserinde eski sözlü edebiyat ürünlerini bir araya getirdi.

1872’de Stockholm’de Nordiska Arkiv adında bir folklor arşivi kuruldu. 1878’de Londra’da The Folklore Society adlı bir dernek kuruldu. 1886’de Oslo’da ilk folklor kürsüsü kuruldu.

Türkiye’de Folklor Çalışmaları
Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lugati't-Türk’ü ve Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si halkbilimi çalışmalarında en çok istifade ettiğimiz kaynaklar arasındadır. Tanzimat sonrası dönemde Şinasi, folklora ilgi göstermiş, masal çevirileri yapmış, Durub-i Emsal-i Osmaniye adı altında atasözleri derlemesi neşretmiştir. Halk hikâyeciliğine önem veren Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerinde de gündelik halk yaşantısına ayrıntılarıyla yer verilmiştir.
Cumhuriyet’in ilanından sonra halkbiliminin tanımı ve yararlarına değinen isimler olmuşsa da bu erken dönemde derleme çalışması veya saha çalışması yapılmamıştır. Ziya Gökalp, Fuat Köprülü, Rıza Tevfik Bölükbaşı gibi isimler folklorun fayda ve lüzumundan söz etmişlerdir.
Türk folkloru adına ilk önemli adımı atan isim ise Macar âlim Igacz Kunos olmuştur. 1884 yılında Anadolu, İstanbul ve Rumeli’ni dolaşarak derlediği notlarını 1887’den itibaren kitaplar halinde yayınladı. Verdiği konferansları 1925’te Türk Halk Edebiyatı adı altında neşretti.

Cumhuriyet’in ilanından sonra folklora yönelik ilk ciddi çalışmalar 1938-1949 yılları arasında Ankara Üniversitesi DTC Fakültesinde yapıldı. Pertev Naili Boratav’ın öncülüğünde pek çok bilim adamı Türk folklorunun kayıt altına alınmasına katkılar sağladı.
Doğu Anadolu bölgesi, folklor çalışmaları açısından çok zengin bir bölgedir. Burada kurulan Atatürk Üniversitesinde bu yöndeki çalışmalara önem verilmiştir. Mehmet Kaplan, Muhan Bali, Bilge Seyidoğlu, Saim Sakaoğlu, Ümay Günay gibi bilim insanları saha çalışmaları yapmış, derleme eserler neşretmişlerdir.
Toplumu aydınlar ve onların dışında kalan kitleyi de halk olarak iki kategoriye ayırırsak, aydınların kalemi genel olarak şunu söylemişlerdir; folklor halka aittir ve şehirleşmeyle birlikte bu geleneksel alışkanlıklar terk edilecektir. Ancak vakıa sadece gelenek ve alışkanlık değildir. Folklor, insanı tanımanın, anlamanın en dolaysız yoludur. Bununla birlikte, folklorun ürünleri dinamiktir, yok olmazlar, bilakis dönüşürler; halk, folkloruna ait bazı unsurları yeniden üretemeyebilir ancak onların yerine mutlaka yeni kurgular geliştirir.  

Folklorun Diğer Bilim Dallarıyla İlişkisi
Folklorun konusu insandır, dolayısıyla diğer bilim dallarından keskin şekilde sınırları ayrılamaz. Antropoloji ağırlıkla insanın fiziksel yapısıyla, etnografya maddi kültürü ile, etnoloji geçmişi ile ilgilenirken folklor bütün olarak halk hayatını inceler. Folklor ayrıca; sosyoloji, tarih, edebiyat, dilbilim, çevrebilim, demografi, mitoloji, hukuk ve tıp gibi bilimlerle de yakından ilgilidir.

Folklor ve Antropoloji
Yunanca anthropos (insan) ve logos (bilim) sözcüklerinden türetilen antropoloji insanbilimidir. Konusu, bütün olarak insan türünün yaşantısını anlamak ve açıklamaktır.

Folklor ve Etnoloji
Etnoloji genel olarak eski toplumların ürünlerini incelemektedir. Bu bakımdan folklora yakından temas etmektedir.

Folklor ve Etnografya
Etnografya bir halkın maddi kültür ürünleriyle ilgilenir. Halkın gündelik hayatını hangi maddi unsurlar aracılığıyla idame ettirdiğini tespit eder.

Folklor ve Tarih
Tarih bir toplumun geçmişini, somut gerçeklikleri tespit ederek kayda alır. Folklor tarihten bağısız kalmayarak gerçek olmayan masal, efsane gibi anlatıları da kayda alır. Tarihe kıyasla detaylarla ilgilenir.

Folklor ve Sosyoloji
Sosyoloji toplumsal yapıyı tanımlamaya ve ondaki değişimlerin karakterini belirlemeye çalışır. Toplumsal yapıların ve kurumların kökeninde o toplumun değer yargıları vardır. Toplumsal değerleri inceleyecek olursak elde edilecek verilerin hemen tümünün folklorun konusu olduğunu görürüz. Sosyoloji çalışmaları için folklorun verimleri temel kaynaklar arasındadır.

Folklor ve Halk Edebiyatı
Halk edebiyatı ürünleri sözlü olarak aktarılabilen niteliktedir (bilmece, atasözü, türkü, destan, masal vs.) ve bunların tamamı folklorun konusudur.

Folklor ve Dilbilim
Sözlü anlatı ürünleri yöresel söz ve terimlerle birbirlerinden farklılaşabilmekte, yeni anlam katmanları edinebilmektedirler. Bir halk hikâyesi Anadolu’da yöreden yöreye değişikliklere uğrayarak anlatılabilir. Bu değişiklikler, sözcüklerde ve sözcüklerin anlam kapsamlarında olabilmektedir. Bu bakımdan folklor ürünleri dilbilimciler için önemli kaynaklar sağlamaktadırlar.

Folklor ve Çevrebilim
Toprağa ve çevreye bağlı olan tüm çalışmalar çevrebilimin konusudur. İnsan, toprağa ve çevreye bağlı bir varlıktır ve dolayısıyla yapıp ettiği her şey çevrebilime konu olur. Çevrebilimin özellikle toprak işçileri, köylüler ve Yörükler gibi doğa ve çevreyle iç içe yaşayan halk kitleleriyle ilgili olan çalışmaları folklor çalışmalarıyla temas halindedir. Çevrebilim, doğal koşulların toplumsal hayat üzerindeki etkilerini incelerken folklor bu etkilerin sonuçları üzerinde durur.

Folklor ve Demografi
İnsanlar belli çevrelerde belli nedenlerden dolayı çoğalır ve belli nedenlerden dolayı o bölgeyi terk edebilir. Nüfus hareketleri ve bunun değişkenleri demografinin çalışma konusudur. Bu çalışmaların folklora şöyle bir katkısı vardır; gelenek ve göreneklerin bir kısmı doğal çevreyle direkt ilgilidir. İnsanlar belli bir bölgede yaşamaktan vaz geçip göç ettiklerinden, alışkanlıklarının tamamını yanlarına alsalar bile vardıkları yerlerde bunların hepsini tekrar edemeyebilirler. Bu bakımdan nüfus hareketlerinin folklor ürünleri üzerinde de etkisi vardır.

Folklor ve Mitoloji
Folklor ürünleri arasında yer alan dini törenler, anlatılar, inanışlar, efsaneler ve destanlar, mitoloji çalışmaları için kaynak teşkil etmektedir.

Türk Folklorunun Kayakları
Sözlü Kaynaklar: Kitle iletişim araçlarıyla tanışmamış kuşağa mensup kişiler folklorun birinci el sözlü kaynaklarıdırlar (günümüzde bu nitelikte insanlara ulaşmak pek mümkün değil). Hikâye, masal, fıkra anlatıcıları da sözlü kaynaklar olarak değerlendirilir.
Cumhuriyet öncesi döneme ait kaynaklar: Tarih boyunca birikmiş yazılı eserlerimiz folklorumuz için kayak teşkil eder. Orhun abideleri, Kutadgu Bilig, Divanü Lügati’t Türk, destan ve efsaneler, tarih kitapları, surnameler, halk şairlerinin şiirlerini kaydetmiş olan mecmua ve cönkler, Şer’i siciller, fütüvvetnameler, ferman ve fetvalar, menakıpnameler, hızırnameler, gazavatnameler, falnameler, şükûfenameler, seyahatname, mektup ve günlükler, nevsaller ve salnameler, narh defterleri, kıyafetnameler, vefeyatnameler, minyatür, gravür, tablo ve fotoğraflar, yazma arşivleri, edebi metinler, şehrengizler, zenannameler, şairnameler, baytarnameler, seyirnameler, vakayinameler ve ruznameler ve daha pek çok metin folklor için kaynak olarak kullanılmaktadır.
Müzelerde sergilere konu olan eserler de folklor için kaynaktır. Mimari unsurlar, folklor araştırmacısı için veri teşkil eder. Mutfak alışkanlıklarımız ve mezarlıklarımız da folklor için kaynak teşkil eder.

Cumhuriyet dönemine ait kaynaklar:

Kılavuz kitaplar
P. Saintyvs’in Folklor Elkitabı, yabancı ülkelerdeki folklor çalışmaları ile Türk folklorunu etraflı biçimde incelemiştir.

P. Naili Boratav’ın Türk Folkloru bu alanda yapılmış en kapsamlı çalışmalardan biridir.

Hamit Zübeyir Koşay, Ankara Budun Bilgisi: Eser, Ankara’nın tarihçesinden söz edip devamında çok zengin halk edebiyatı ve folklor malzemesi aktarır.

İ. Hakkı Atay, Çepniler Balıkesir’de: Balıkesir’de yaşayan Çepnileri inceleyen eser, Çepniler özelinde yapılmış kapsamlı bir folklor incelemesidir.

Kamil Su, 17 ve 18. Yüzyıllarda Balıkesir Şehir Hayatı: Ser’i mahkeme sicillerine dayanarak yazılmış bir eserdir.

Naşit Uluğ, Tunceli Medeniyete Açılıyor: Genel olarak Tunceli’yi anlatan eserin hurafeler ve ev hayatı başlıklı bölümleri, saha çalışması yapılarak yazıldığı için değerlidir.

A. Yılmaz, Bergama’da Folklor: Eser, Bergama çevresinde yaşayan Yörüklerden alınan bilgilerle yazılmıştır.

İ. Hakkı Akay, Balıkesir Halkıyatı: Eserde Balıkesir yöresinde anlatılan atasözü, bilmece, mani ve türkülere yer verilmiştir. Eserin son bölümü yöredeki âdetleri anlatmaktadır.

Şevket Beysanoğlu, Diyarbakır Folkloru: Diyarbakır yöresinden derlenmiş 28 masala yer verilmiştir.

Bilal Aziz Yanıkoğlu, Trabzon ve Havalisinden Toplanmış Folklor Malzemesi: mani, atasözü ve bilmecelerin derlendiği eserin sonunda bölgedeki yerel coğrafi adların gösteren bir liste yer almaktadır.

Vehbi Cem Aşkun, Sivas Folkloru: iki ciltlik eserin birinci cildi Sivas’ın tarihi, sanat ve kültür hayatı anlatıp folklor konularına değinir. İkinci cilt, folklor üzerine yazarın makaleleriyle başlayıp devamında yine folklor malzemeleri anlatılıyor.

Fehim Çaylı, Ilgın Folkloru: Konya’nın Ilgın ilçesinin folklor malzemesinin derlendiği bir eserdir.

Musahipzade Celal, Eski İstanbul Yaşayışı: yazarın eski İstanbul yaşantısını tasvir ettiği sekiz bölümden oluşan eseridir.

Mehmet Halit Bayrı, İstanbul Folkloru: eser, şehir, edebiyat, sağlık ve din folkloru başlıklarını taşımaktadır.

Sait Uğur, İçel Folkloru: İki ciltlik eserin ilk cildi sırasıyla İçel’in fıkra, türkü, mani, destan, atasözü ve bilmecelerine yer verir. İkinci ciltte toplum hayatındaki âdetler, çevre, eşya, tabiat olayları, dini alışkanlıklar ve halk hekimliğinden söz edilir.

H. Tahsin Okutan, Şebinkarahisar ve Civarı: Bölgenin tarihini anlatarak başlayan eserin son bölümü folklor malzemelerine yer verir.

Fazıl Yenisey, Bursa Folkloru: Konu bütünlüğü olmayan eser, farklı tarihlerde yayınlanmış makaleler derlemesidir. Eserde Bursa yöresinin folklor malzemesini bulmak mümkündür.

Kemal Özer, Tarihte Balıkesir: Dört bölümden oluşan eserin ikinci bölümü folklora aittir. Kitabın sonunda yöre ağzıyla ilgili bir sözlük eklenmiştir.

Ferruh Arsuner, Gaziantep Folkloru: Derleme yapılan kaynak kişilerin isimlerine de yer verilen eserde bölgenin folklor malzemesi verilmiştir.

İshak Sunguroğlu, Harput Yollarında: Dört ciltlik eserin kapsamlı şekilde Harput’u anlatır. Üç ve dördüncü ciltler folklor ürünlerine aittir.

Bilge Seyitoğlu, Erzurum Halk Masalları Üzerine Araştırma: Birinci bölümde Türk masalları üzerine yapılan çalışmalardan söz eder. İkinci bölümde Erzurum halk masallarının özetleri verilmiştir. Üçüncü bölümde masallar motiflerine göre tasnif edilmiştir. Masalların metinleri ve açıklamalar ek bölümlerde yer almaktadır.

Muhan Bali, Halk Edebiyatına Giriş: Ders notlarından oluşan eserde derleme metotları hakkında geniş bilgiler yer alır.

Saim Sakaoğlu, Sahada Derleme Metotları: derleme hakkında bilgi verip saha çalışmasının güçlükleri ve bunlara çözüm önerileri anlatılır.

Metin Karadağ, Halkbilimine Giriş: Halkbiliminin ayrıntılı bir tanımı yapılan eserde derleme konusuna iki bölüm ayrılmıştır.

Nail Tan, Folklor: folklorun tanımı, tarihçesi, Türk folklorunun kaynakları, folklor araştırma metotları, önemli eserler ve folklordan nasıl istifade edileceği ayrı bölümler halinde anlatılır.

Göktan Ay, Folklora Giriş: Halk müziğine ağırlık veren bir eserdir.

M. Adil Özder, Artvin Folkloru: çeşitli folklor örneklerine yer verilen eserde Artvin bölgesinde yaşayan şairler hakkında bilgi ve bu şairlerin eserlerinden örneklere yer verilmiştir.

Selahattin Tufan, Eskişehir Folkloru: Eskişehir ahalisinin yaşantısına dair bilgilere yer verilen eser ağırlıkla halk edebiyatı ürünlerine yer verir.

Zeki Başar, İçtimai Âdetlerimiz, İnançlarımız ve Erzurum’da Ziyaret Yerleri: Eserin ilk bölümü bölgenin âdetlerinden, ikinci bölümü ziyaret edilecek yerlerden söz eder.

Zeki Başar, Erzurum’da Tıbbî ve Mistik Folklor Araştırmaları: ayrı bölümler halinde evlenme, doğum, mistik folklor, ananeler ve ölümle ilgili âdetlerden söz eder. Eserin son bölümünde Kazakların tıbbî folkloru ve bizim folklorumuz arasındaki benzerliklerden söz eder.

İsmail Hakkı Acar, Zara Folkloru: Yerel halk oyunları, yemekler, atasözleri, maniler, halk şairleri ve ziyaret yerlerinden söz edilir.

Sedat Veysi Örnek, Türk Halk Bilimi: birinci bölümde halkbiliminin tanımı, ikinci bölümde halkbiliminin temel kavramları, üçüncü bölümde halkbilim araştırma konularından doğum, evlenme ve ölüm merasimleri hakkında yaygın ve tipik unsurlar açıklanmaktadır.

Sebahattin Bulut, Damla Damla Erzurum: Erzurum’un tarihi ve kültüründen söz eden eserde yöre folkloruna dair bilgilere de yer verilmiştir.

Lütfi Sezen, Erzurum Şehir Folkloru: birinci bölümde Erzurum’un tarihi ve sosyal yapısı, ikinci bölümde doğum, gençlik, evlenme, ölüm âdetleri verilmiş, üçüncü bölümde halk hayatının çeşitli yönleri anlatılmış, dördüncü bölümde halk dili ve halk edebiyatı hakkında bilgiler verilmiştir.

Folklor Ansiklopedileri
Başlangıçtan Bugüne On Bin Türk Motifi Ansiklopedisi, TES, Mayıs 1983-Ağustos 1984, Toplam 9 fasikül.
Eski Eserler Ansiklopedisi, Nurettin Rüştü Büngül, 1994
Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi, M. Fuat Köprülü, 1935, Sadece 1 fasikülü yayınlanmıştır.
İçerisinde halkbilimiyle ilgili kısmen bilgi bulunan çok sayıda kaynak yayın mevcuttur.

İkinci Bölüm
Derleme Metot ve Teknikleri
Derleme Nedir Nasıl Yapılır?
Derlemeler folklor çalışmalarının hazinesidir. Yaşayanların olayları unutmaları doğaldır. Bir kişinin hatırladıkları olayın bütünün açıklamak için yeterli değildir. Bu nedenle aynı vakıa için birden fazla kişiyle görüşmek gereklidir.
Derleme faaliyetinin en güç kısmı derleyenle ilgili olanıdır; derleyici konuya hakim ve görüştüğü kişiye güven veren biri olmalıdır, aksi halde verimli olamaz.
Anlatıcı kişi, yöresel bir olayı yabancıya anlatmak istemeyebilir. Derlemelerde bu da çok sık yaşanan bir sorundur. Malzeme verenin güveni kazanmak bu nedenle çok önemlidir.
Derlemeyi yapacak olan kişi, soracağı soruları belirlemiş olmalıdır. Görüşme içerisinde, olay akışına göre yeni sorular sorabilir.

Derleme konusu hakkında gerekli bilgiye sahip olan derleyicinin aynı zamanda iyi bir gözlemci olması gereklidir.

Derleme Metotları
Alan Araştırması Metodu
Derleyici sahaya çıkmadan önce ön hazırlık yapmalıdır.
Konuyla ilgili eserleri okumalıdır.
Folklorla ilgili kitap ve dergiler öncelikli kaynaklar olarak incelenmelidir.
Eski eserlerle ilgili yerel kaynaklar incelenmelidir.
Turistik rehberler, ziyaret yerleri hakkında bilgi verecektir.
Seyahat hatıraları, istatistik içeren kaynaklar.
Bölgedeki tarihi eserler incelenmelidir.
Yerel ağızla ilgili sözlük taramaları yapılmalıdır.

Derleyiciyle temas: Derleme yapılacak olan bölgede daha önce derleme çalışması yapmış olan kişilerle görüşülmelidir.

Bölge hakkında bilgi sahibi olan kişilerle tanışmak (muhtar, imam, öğretmen) önemlidir.

Bölgede yapılmış görsel kayıtlar (film, belgesel vs.) incelenirse, âdetler ve yöre ağzı hakkında bilgi edinmek mümkün olur.

Derlemeyi yapacak olanın teçhizat eksiği olmamalı.

Araştırma teknikleri
1)    Gözlem tekniği
Araştırmacının toplumun içine karışması, onlarla birlikte yaşaması sağlıklı bilgi toplamasına yardımcı olur. Olayı seyretmek yerine olaya katılan derleyici, anlatılanlarda eksik kalmış birçok ayrıntıyı tespit edebilir.
Derleyici alanına giren her şeyi gözlemlemelidir: Fiziki durum, sosyal durum, katılanların birbirleriyle olan ilişkileri, takdim konuşmaları, olayın süresi, temsil edilen duygular…

2)    Mülakat
Sorular açık ve net olmalıdır. Sorulara verilen her cevap her zaman doğru olmaz, insanlar gerçeği diledikleri gibi sunmaya meyyaldirler. Mülakat, gözlemlenen olayın tasdikini (ve de bunun tersi) sağlar.
Derleyicinin bilgi almak istediği konu hakkında önce kendi bildiklerini anlatması, karşısındaki kişiyi konuşturmaya yardımcı olur.
Mülakatım zamanı çok önemlidir, yaz ayları derleyici için uygun ise de kaynak kişiler için iş zamanıdır ve konuşmak istemeyebilirler.
Derlemedeki en sağlıklı yol, anlatılana hiçbir şey katmadan kayıt etmektir.
Görüşme sırasında tenkit ve eleştiri yapılmamalıdır.
Sorular sohbet sırasında sorulmalı, anlatıcı cevaba zorlanmamalı, soru yağmuruna tutulmamalıdır.

3)    Anket
Belirli konularda çok özel bilgiler toplamaya yarar. Hazırlanması ve uygulanması zordur.
Örnek anket soruları
Yerle ilgili sorular:
Yerin adı, bu adın veriliş nedeni nedir?
Coğrafi özellikleri nelerdir?
Tarihi özellikleri, değerleri nelerdir?
Eğitim durumu nedir?

Halk edebiyatıyla ilgili sorular:
Yenidoğana hangi adlar veriliyor, veriliş nedenleri nelerdir?
Ad verilirken ne gibi bir uygulama/merasim yapılıyor?
Yörede kullanılan lakaplar nelerdir?
Hayvanlara verilen adlar nelerdir?
Bitkilerin adları nelerdir?
Yer adları nelerdir?
İşyeri ve konutların adları nelerdir?
Mesleki ağız ve argo hakkında bilgiler
Mesleklerin yöredeki adları nelerdir?
Yörede kullanılan argo kelimeler nelerdir?
Eşler birbirlerini hangi adlarla çağırıyor?
Çocuklar ve büyükleri arasındaki hitap nasıldır?
Akrabalar arası hitap nasıldır?
Cinsiyetler arası hitap nasıldır?

Dualar-Beddualar, Yeminler:
Hangi sözcüklerle iyi dilekler iletilir?
Hangi durumlarda dua sözcükleri kullanılır?
Beddua sözcükleri nelerdir?
Hangi durumlarda yemin ediliyor?
Kuvvetli ve zayıf yemin sözcükleri hangileridir?
Yemini bozana ne yapılır?

Selamlaşmalar:
Selam sözleri nelerdir?
Selam ve zaman kime verilir?
Cinsiyetler arası selamlaşma nasıldır?
Meslektaşların yardımlaşma biçimleri nelerdir?
Genel olarak yardımlaşma biçimleri nelerdir?
Yardıma muhtaçlara yaklaşım nasıldır?
Akrabalık ilişkileri nasıldır?
Komşuluk ilişkileri nasıldır?

Atasözleri-Deyimler
Kimlerden nasıl öğreniliyor?
Anlamları nelerdir?

Bilmeceler
Ne zaman kime kim tarafından sorulur?
Nasıl öğrenilirler?
Yanlış cevap verene ne ceza verilir?

Masallar
Hangi masallar anlatılıyor?
Masallar kimlerden öğreniliyor?
Kimler kime anlatıyor
Masalcıları var mı?

Efsaneler
Dünyanın yaradılışı, canlıların varoluşu ile ilgili hangi efsaneler anlatılıyor?
Tarihi olay ve kişilerle ilgili hangi efsaneler anlatılıyor?
Din ve din büyükleriyle ile ilgili hangi efsaneler anlatılıyor?
Olağanüstü kişi ve olaylarla ilgili hangi efsaneler anlatılıyor?
Yer adlarıyla ilgili hangi efsaneler anlatılıyor?
Efsaneleri kimler, ne zaman ve nerede anlatıyor?
Nasıl öğreniliyorlar?

Halk hikâyeleri
Hangi hikâyeler anlatılıyor?
Kimler anlatıyor?
Nasıl öğreniliyorlar?
Ne zaman, nerede, kimlere hikâye anlatılıyor?
Hikâyeci taklit yapıyor mu, mendil sopa kullanıyor mu?
Manzum hikâye anlatılıyor mu?

Fıkralar
Bilinen fıkracılardan fıkralar anlatılıyor mu?
Hangi fıkralar anlatılıyor?
Yabancılarla ilgili hangi fıkralar anlatılıyor?
Mesleklerle ilgili hangi fıkralar anlatılıyor?
Müstehcen fıkralar anlatılıyor mu?
Fıkralar ne zaman, nerede, kimlerden öğreniliyor, anlatılıyor?

Maniler
Karşılıklı mani söyleyenler var mı?
Nasıl öğreniliyorlar?
İş yaparken hangi maniler söyleniyor?
Satıcılar hangi manileri söylüyor?

Ağıtlar
Felaketler karşısında ne gibi ağıtlar, destanlar söyleniyor?
Destancılar kimlerdir?

Ninniler
Hangi ninniler söyleniyor?
Nasıl öğreniliyorlar?

Türküler
Hangi türküler söyleniyor?
Nasıl öğreniliyorlar?
Hangilerinin şairi bellidir?
Türkü yakma nasıl oluyor?
Hangi çalgılar eşliğinde türkü söyleniyor?
Düğün türküleri hangileridir?
Türkülerin hikâyeleri var mı?

Âşık edebiyatı
Yörenin âşıkları kimlerdir?
Bu âşıklar hangi olaydan sonra dilleri çözülmüştür, mahlaslarına nasıl kavuşmuşlardır?
Halk şairlerinin ustaları var mı, varsa kimlerdir bunlar?
Çalgısız söyleyenler ezgilerini nasıl buluyorlar?
Âşıklar irticalen mi söylüyorlar?
Şairlerin hikâyeleri var mı?
Yörece cönk, mecmua var mı?
Şairler şiirlerine ne ad veriyorlar?
Şair atışmaları yaşanıyor mu?

Halk tiyatrosu
Yörede karagözcü var mı?
Karagözü kimden öğrenmişler, çırakları var mı?
Hangi oyunları temsil ediyorlar?
Nerede temsil veriyor, seyircileri kimler?
Kullandığı malzemeler nelerdir?
Ortaoyunu ile tecrübe var mı yörede?
Hangi tipler beğeniliyor?
Yörede kukla sanatçısı var mı?
Kuklalara hangi adlar veriliyor?
Yörede meddah var mı?
Hangi hikâyeleri anlatıyorlar?
Hikâye anlatılırken kullanılan malzeme nelerdir?
Yörede seyirlik oyun oynanıyor mu?
Oyunların konuları nelerdir?
Oynayanlar kimlerdir?
Roller nasıl dağıtılıyor?
Dekor, kostüm olarak neler kullanılıyor?
Oyunlarda müzik kullanılıyor mu?
Oyunun mekânı neresidir?
Kadınların kendi aralarında oynadıkları oyunlar nelerdir?
Oyunlar kimlerden nasıl öğreniliyor?
Oyunun sonunda oyunculara armağan veriliyor mu?

Bayram ve törenler
Hangi bayramlar kutlanıyor?
Bayram öncesi ne gibi hazırlıklar yapılıyor?
Bayramlaşma merasimi nasıldır?
Bayramlarda hediye kimlere veriliyor?
Kurban nasıl kesilir?
Kimler kurban keser?
Kurban eti nasıl dağıtılır?
Mezarlık ziyaretleri nasıl yapılır?
Kandiller kaç adettir, adları ve sebepleri nedir?
Kandil gelenekleri nelerdir?
Ramazan gelenekleri nelerdir?
Nevruzlar ilgili âdetleri var mıdır?
Hıdrellez âdetleri var mı?
Milli bayramlar nasıl kutlanıyor?
Asker uğurlaması nasıl yapılıyor?
Hacca giden nasıl uğurlanıyor, dönen nasıl karşılanıyor?
Okula başlama ve bitirme ile ilgili tören var mı?
Mesleğe başlama ile ilgili âdetler nelerdir?

Geçiş dönemleri
Çocuk sahibi olmak isteyen neler yapar?
Çocuk sahibi olmak istemeyen neler yapar?
Çocuğun cinsiyeti nasıl tayin edilir?
Erkek çocuk isteyen neler yapar?
Doğum öncesi hazırlıklar nelerdir?
Doğum sonrası uygulamalar nelerdir?
Çocuğu yaşamayanlar neler yapar?
Çocuğu görmeye gidenler neler yapar?
Albastı inançları nelerdir?
Kırkbastı inançları nelerdir?
Kırklama nasıl yapılır?
Çocuğun beslenmesi nasıl yapılır?
Çocuk kaç yaşında, hangi mevsimde sünnet edilir?
Sünnet hazırlıkları nasıldır, kimler davet edilir, merasimi nasıl gerçekleşir?
Evlenecek olanlarda hangi özellikler aranır?
Bekarlara ne ad verilir?
Kısmet açmak için ne yapılır?
Gençler evlenme isteğini nasıl belli eder?
Kız arama ve isteme nasıl gerçekleşir?
Kız kaçırma nasıl olmaktadır?
Nişan merasimleri nedir?
Düğün merasimleri nedir?
Nikâh nasıl gerçekleşmektedir?
Düğün ertesi neler yapılır?
Dul kadın ve erkeklerin evlenmeleri nasıl gerçekleşir?
Ölümün belirtileri nelerdir?
Ölü gömülmeye nasıl hazırlanır?
Cenaze merasimi nasıl gerçekleşir?
Taziye ziyaretleri nasıl gerçekleşir?
Yas gelenekleri nelerdir?
Ölünün ruhuyla ilgili inançları nelerdir?
Mezarlıklarla ilgili inanmalar nelerdir?
Ölülerle ilgili inanmalar nelerdir?

Örnek Olay Metodu
Gözlem ve görüşme tekniklerinin birlikte kullanıldığı bir metottur. Daha çok geleneklerle ilgili araştırmalarda kullanılır. Araştırmacının incelenen konuya (düğün, cenaze vs.) doğrudan katılımıyla gerçekleşir.

Yazılı Kaynakları Tarama
Alandan getirilen ve yazılı kaynaklardan derlenen bilgiler tarihi, coğrafi, sosyolojik, psikolojik gibi çeşitli yöntemlerle değerlendirmeye alınır. Örneğin karşılaştırma metodu, folklor ürünleri arasındaki benzerlikleri tespit eder. Araştırmacı, hedeflediği sonuçlar için en doğru olan çalışma metodunu belirledikten kaynak taraması yapmalıdır. Aksi halde yapılan çalışmalar verimli olmaz.

Derleme Teknikleri
Araştırma Konusunun Tespiti
İlmi Araştırma
a) meselenin oraya konuluşu, tespiti: Niçin yapıldığı belirlenmeden yapılan bir çalışma düzensiz, eksik ve hatalı olur.
b) meselenin tahlili, meseleyle ilgili mahsullerin tespiti: çalışmayla ilgili planlamanın dikkatlice yapılması, hem işi hem de sonuç almayı kolaylaştırır.
c) mahsullerin derlenmesi, d) elde edilen verilerin sunulması, e) verilerin yorumlanması, hipotezler kurulması.

---
Atatürk Üniversitesi Yayını

Erzurum, 1995